Çocukluğumuzun geçtiği 90’lı yılların başında belki yetişemediğimiz hayallerimiz çoktu, fakat Allah sizi inandırsın hiçbirimiz bugünün çocukları gibi, gözünün gördüğü her şeyi elde etmek için ağlayanlardan değildik.
Zira bizim mutluluğumuz gösteriş ve bencillikten çok daha gerçekçiydi.
★
Köyde doğduk, köyde yetiştik.
İki yanı yol, iki yanı tütün tarlasıyla çevrili üç oda bir salon, tek kat müstakil evimiz dünyalara bedeldi.
Hatta bir odası, üç kardeşi birlikte büyütecek kadar kocamandı.
Toprak yoldan geçen köy minibüsleri ve sarı kamyonların kaldırdığı tozla karışık, burnunuza gelen, annemin bahçeye diktiği o güzel güllerin kokusu bugün hala bir parfüm şişesine sığdırılabilmiş değil.
Tekrarı olmayan o güzel günler yalnız bunlar mı sınırlı?
Tabii ki değil…
Aklınıza gelebilecek her şey o zamanlarda bir başka ritimlerle yaşanırdı.
Mesela özellikle çocuklar için bayram günlerinin güneşi, bayramdan bir gün önce, yani arefe gününde doğardı.
Bayramlık pabuçlarımı geceleyin pencereden süzülen sokak lambasının ışığına emanet eder, yatağıma girerken onları hemen dokunabileceğim mesafeye koyardım.
★
Bayram günlerinde bile tarlaya henüz çiğ düşmeden uyanırdı yetim annem.
Giden gelenimiz çok olunca şafak sökmeden başlardı yemek telaşı…
Bundan mütevellit, yan odada kap kacak sesleri olduğu halde ben yoldan geçenlere kulak kabartır, babam evden çıkmadan onlara yetişirdim.
★
Asırlık köy camimiz tıklım tıklım dolardı.
Bayram namazı sonrası avluda öptüğüm ellerden gelen harçlıkları kâğıt paralar bir tarafa, madeni paralar bir tarafa olacak şekilde sürekli ayırırdım.
★
Aile kabristanlığımız caminin yanındaydı.
Babam ve amcalarımla çoğu zaman büyüklerimizin ziyaret edildiği aile kabristanlığında karşılaşır, orada bayramlaşırdık.
Sonrasında yanlarından ayrılır, arkadaşlarımla birlikte evin yolunu tutardık.
Kendimce bir alışkanlığım vardı…
Evimize gitmeden önce mahalledeki yaşlı komşularımızı dolaşır, onların mutluluğuna ortak olurdum.
İlk önce babanneme uğrardım.
Un helvası yapar, zaten hep beklerdi.
Yine rahmetli Hacı Veysel amcanın cebinde, bugünün on lirası her zaman bana ayrılmış olurdu.
Komşumuz Saadet yengenin, aromasını kimsenin tutturamadığı o mis gibi incir reçeli benim için kaynar, kapıyı çaldığımda bir elinde reçel kasesiyle beni karşılardı.
Soyad denilen şey sadece etiketten ibaretti.
Kocaman ailelerdik.
Yaşayanlar mahallemizde, hayatta olmayanlar gönlümüzde barınırdı.
Hasılı bugün…
Yaşım 45’e dayandı.
Ve yarın mübarek Ramazan Bayramının ilk günü.
Bayram aynı bayram, ama kimse aynı değil.
Çocuklarda o eski heyecan yok.
Yeni ayakkabısını başucuna koyarak uyuyan, sabah erkenden kapı kapı dolaşıp şeker toplayan çocuklar hele, hiç yok.
Kabristanlığa uğrayıp aile büyükleriyle bayramlaşan genç kuşak da giderek azalıyor.
Ezcümle.
Şimdiki bayramlar, telefon ekranlarında gönderilen mesajlara, sosyal medya paylaşımlarına sığdırılmış gibi.
Kalabalık sofraların yerini sessiz odalar, mahallelerin yerini siteler, komşuluğun yerini çelik kapılar aldı.
Varsın böyle olsun!
Biz şanslıyız.
Kalbimizin bir köşesinde çocukluğumuzun bayramları hep var.
Belki o günleri bir daha yaşayamayacağız lakin, o güzel yaşanmışlıklar bizlere bayramın aslında ne olup ne olmadığını hatırlatmaya hep devam edecek.
★
Bayramınız mübarek olsun.
Büyüklerin ellerinden, güçüklerin gözlerinden öperim…
★ ★ ★
Yazmak iyi gelir.
Bana;
“[email protected]” adresinden ulaşabilirsiniz.